
Denizden uzak kurak bir kıyı ovasında, uçsuz bucaksız gökyüzünün altına sereserpe yayılmıştı şehir. Taşrada yaşayan insanlar ve hatta daha eğitimli şehirlilerden bazıları buraya “Cehennem” ismini koymuşlardı; çünkü bölgedeki hiçbir yerde sıcaklık bu kadar yoğun değildi. Ayrıca, yakınlardaki hiçbir yer bu denli gölgesiz ve tozlu değildi; sanki gökyüzündeki bulutlar daha da yukarıya, olabilecek en uzak noktalara çekilmişlerdi. Orada, millerce yükseklikte uzak ve hareketsiz koca şekiller halinde her yöne doğru gerilmişlerdi. Bahar gecelerinde, şimşekler aralarında beklenmedik uzaklıklar bırakarak, durmadan bir buluttan bir buluta atlıyordu. Gökyüzüne bakan biri her bir şimşeğin gökyüzünün bir sürü bulutun çekildiği, görünürde daha uzak kısımlarını nasıl aydınlattığını görünce şaşkına dönerdi. Ama, kasaba insanları kafalarını yukarıya çok nadir kaldırırlardı. Yağmurun yılın hangi zamanında yağacağını bilirlerdi ve bunun hangi gün olacağını söylemek için o genişlikte bir bölgeyi taramak manasızdı.
Jacinto yılda bir defa, havanın şimşekli olduğu bir zamanda dağdaki köyünden ayrılır ve son yolculuğundan bu yana ailesinin ürettiği her şeyi yanına alarak kasabaya yürürdü. Serin dağlık arazide yürüyeceği iki günü olurdu, üçüncü gün yolu sıcak arazilerden geçerdi ve o en çok bu günü severdi; çünkü yol düzdü ve daha hızlı yürüyüp diğerlerini geride bırakabiliyordu. Onlardan daha uzun ve daha gururluydu ve yokuş aşağı ve yokuş yukarı koşabilmek için onlar gibi eğilip bükülmeyi reddediyordu. Dağlık arazide onlara yetişmek için çaba sarfediyor; ama düzlükte güçlü adımlarla önde gidiyordu ve hatta bazen pazara günbatımından önce varıyordu.
Şimdiyse elinde kağıttan küçük bir paketle meydanda duruyordu. Evvelki gün gelmişti. Arka sokaktaki çeşmenin yakınında bir yerde oturup köyünden gelen diğer insanlarla satışları tartışmaktansa, belediye bahçesine doğru yürüdü ve üzerinde “1936” yazan beton bir banka oturdu. Yolun bir aşağısına bir yukarısına baktı. Kimse onun farkında değildi. Yalınayaktı, ayakkabı boyacıları yanından geçip gidiyordu.
Kağıttan paketi yırtarak açıp kuru yaprakları sol eline boşalttı. Sağ eliyle bütün küçük, yuvarlak diken dutlarını ayıkladı ve uzağa fırlattı. Sonra da yaprakları ezdi ve onlardan beş ince sigara sardı. Yarım saat boyunca tüm dikkatini buna ayırdı.
Yan tarafından bir ses: “İyiymiş,” dedi.
Başını kaldırdı. Şehirlinin tekiydi; onu daha önce hiç görmemişti, dolayısıyla karşılık vermedi.
“Hepsi senin için mi?” dedi diğeri, Jacinto’nun güvenmemeyi öğrendiği yumuşak şehirli tonuyla.
“Ben satın aldım. Ben yaptım,” dedi Jacinto.
“Ama grifaları da severim,” diye güldü yabancı. Kötü giyinmişti ve dişleri kapkaraydı.
Jacinto, sigaraları bankın oturağına koyduğu kocaman eliyle tamamen kapattı. Yabancı, demirden yapılmış sahnenin yakınındaki başka bir bankta uyuyan askeri gösterdi.
“O da bir tane istiyor, ben de istiyorum. Daha dikkatli olsan iyi olur. Şimdilerde marihuana bulundurmanın cezası üç ay. Bilmiyor musun?”
“Hayır,” dedi Jacinto. “Bilmiyorum.” Sonra da yavaşça sigaralardan ikisini uzattı. Adam hemen aldı onları.
“Çok uzun,” dedi.
Jacinto öfkeyle dolu bir halde yerinden doğruldu ve elinde kalan diğer üç sigarayla meydana doğru ve sonra da istasyona çıkan uzun caddeden aşağı yürüdü. Kuzeyden gelen günlük ikmal treninin vakti neredeyse gelmişti. Kimi zaman, sadece şehre kadar bir paket taşıdı diye bir adama iki tam öğünlük para verebilecek seviyede çılgın insanlar inerdi trenden. Lokomotif deposunun arkasında bazı demiryolu işçilerinin ot içmeye gittiği bir mezarlık vardı. Bir önceki seneden hatırlıyordu; onu kızın tekini görmeye götüren bir müfettişle orada tanışmıştı. Kız çirkin çıkmıştı—yüzünün bir tarafı mavi ve mor beneklerle doluydu.
Tren istasyona çoktan varmıştı. Binmeye çalışan insanlar inmeye çalışanlarla savaş veriyordu. Bu kadar açık pencere varken, insanların neden tutup da vagonların en arkalarındaki iki küçük kapıdan geçmekte ısrar ettiklerini merak etti. Diğer türlü çok kolay olabilirdi; ama bu insanlar bunu akıl edemeyecek kadar aptaldı. Şehirlilere karşı uğradığı mağlubiyet yine de canını sıkıyordu; istiyordu ki, bir silahı olsun ve çıkartıp “Ben hepinizin atasıyım!” diye haykırsın. Ama, bir silahının olması ihtimalden bile sayılmazdı.
Bir sürü insanın dolandığı platforma yaklaşmadan öylece durdu ve kayıtsızca kargaşayı gözledi. Kalabalığın içinden ansızın garip görünümlü üç insan belirdi. Üçünün de teni bembeyazdı ve sarı saçları vardı. Uzak bir yerden geldiklerini elbette biliyordu; çünkü böyle tuhaf görünen insanların başkentten ve hatta daha uzak yerlerden geldiğini herkes bilir. İki kadın, bir erkektiler; yaklaştıklarında, sadece kendilerinin anlayabildiği bir dil konuştuklarını farketti. Her biri, farklı açılarda iliştirilmiş küçük renkli kağıt kareleriyle kaplı deri çantalardan taşıyordu. Gözlerini daha genç olan kadının yüzünden ayırmadan geri çekildi. Onu güzel mi yoksa tiksindirici mi buluyordu, pek emin değildi. Yine de, kadın adamın koluna tutunarak geçerken ona bakmaya devam etti. Diğer kadın onu farketti ve geçerken hafifçe gülümsedi.
Hiddetle döndü ve raylara doğru yürüdü. Kadının aptallığına kızgındı—kadın ne kadar para isterse istesin, ona verecek yeterli parası olabileceğini düşündüğü için. Mezarlığa gelene kadar yürümeye devam etti. Ayaklarının altındaki yoldan kaçışan gri kertenkeleler dışında mezarlık bomboştu. En uzak köşede tepesinde betondan beyaz bir kadın olan küçük kare bir bina vardı. Küçük binanın gölgesinde oturup sigaralarını çıkardı.
Tren ıslığını çaldı; insanların balıktan başka hiçbir şey yemediği ve ulaşımlarını deniz yoluyla sağladığı deniz bölgesine doğru yolculuğuna çıkmak üzereydi. İlk birkaç nefesi kasıtlı ve çok yavaş bir şekilde içine çekti ve dumanı ruhunun en uç noktalarının yandığını hissedene dek ciğerlerinde tuttu. Birkaç dakika sonra his şeklini almaya başladı. Kafasının arkasından aşağı omuzlarına doğru indi. Metalden yapılmış dar bir elbise giymiş gibiydi. O an gökyüzüne baktı ve çok yukarılarda, öğlen sonrası gün ışığında ovayı kolaçan ederken yavaş bir biçimde daireler çizen küçük siyah noktaları, yani akbabaları gördü. Daha ötede derin ve heybetli bulutlar vardı. Gözlerini kapatarak “Ah!” diye iç çekti ve dört bir tarafında yatan ölülerin her gün gördükleri manzara bu işte, diye geçirdi aklından. Görebildikleri şeyler bunlardı—bulutlar ve onları artık ürkütemeyecek akbabalar. Orada, kutsal toprağın derinliklerinde güven içinde gizlenmişlerdi.
Jacinto, hazzın daha da derinlerine inerek içmeye devam etti. Sonra, sırtüstü uzandı ve mırıldandı: “İşte, şimdi ben de ölüyüm.” Gözlerini açtığında gün yine aynı gündü ve güneş ufka yaklaşmıştı. Yakınlarda bir yerlerde birkaç adam konuşuyordu. Dinledi; maaşları ve yemek ücretlerini tartışan, sigara içmeye gelmiş demiryolu memurlarıydı. Üstünkörü bahsettikleri fiyatlardan hiçbirine inanmamıştı. Birbirlerini etkilemek için yalan söylüyorlardı ve açıkçası onlar da birbirlerine inanmıyorlardı. İkinci sigaranın yarısını içti, ayağa kalkıp gerindi, mezarlığın duvarından atladı ve demiryolu memurlarıyla konuşmak zorunda kalmamak için dolambaçlı bir yol üzerinden istasyona geri döndü. Bu insanlar içtiklerinde eşlik edecek daha çok insan ister hep; sigara içen herhangi bir arkadaşlarının sessiz sakin kendi yoluna gitmesine hiçbir zaman izin vermezler.
Jacinto, istasyonun oradaki bara gitti ve sokakta durarak içeride bilardo oynayan demiryolu işçilerini izledi. Gece yaklaştıkça, şimşek daha da belirginleşiyordu. Kasabanın merkezine doğru giden uzun caddede yürüdü. Antrelerde ve evlerin önlerinde marimba çalan adamlar vardı—dört veya beş kişi birlikte, kimi zaman da miskin miskin çalan sadece bir kişi. Şehirde iyi olan sadece iki şey var, diye düşündü Jacinto, marimbalar ve marihuana. Kadınlar çirkin ve pisti, erkekler ise hırsız ve sarhoş. İstasyondaki o üç kişiyi hatırladı. Meydanın karşısındaki otelde olmalıydılar. Biraz daha hızlı yürüdü, uykusuzluktan ve fazla kaçırdığı uyuşturucudan kan çanağına dönen gözleri faltaşı gibi açılmıştı.

Pazarda çeşmenin bir köşesine oturup büyük bir iştahla yediği yemeğin ardından kendini çok iyi hissetti. Dağlardan gelen bütün aileler katedralin yan duvarının oralardaydı; kimisi çoktan uyumuştu, diğerleri de geceye hazırlanıyorlardı. Pazardaki dükkanların neredeyse hepsi karanlığa gömülmüştü; soğuk meyve suyu mağazasının önünde hala birkaç fiyat duruyordu. Jacinto cebinde zıvana ve bütün bir sigara aranarak ve bunları parmaklarının arasında tutarak park boyunca yürüdü. Doğal havai fişekler epey parlaktı; ama ortada gök gürültüsü yoktu. Yakından ve uzaktan gelen marimba tıngırtıları ve mırıltıları bütün şehri kaplıyordu. Hafif esinti parktaki az sayıdaki limon ağaçlarının dallarını kıpırdatıyordu. Jacinto, otelin girişinin tam karşısındaki banka gelene kadar düşünceli düşünceli yürüdü ve oraya oturup utanmaz bir tavırla zıvanasını içmeye başladı. Birkaç dakika sonra, iki sarışın kadından birinin dışarı çıkacağı düşüncesine inanmak kolaylaşmıştı. Sigara izmaritini fırlattı, geriye yaslandı ve gözlerini direkt otele dikti. Müdür giriş kapısının üstüne kare şeklinde bir hoparlör koydurmuştu ve bu hoparlörden, marimbaların sesini bastıran aşırı bir cızırtı ve tıslama sesi geliyordu. Ara sıra, kaosun içinden tiz notalarda bir orkestra müziği yükseliyordu; zaman zaman da, gürültünün arkasında konuşan bir erkek sesi duyuluyor gibiydi. Jacinto sinirlenmişti; o iki kadın, sesi daha iyi duyabilecekleri yerde, içeride kalmak isteyebilirlerdi.
Uzunca bir süre geçti. Radyo sustu. Parktaki birkaç ses de sokaklara doğru uzaklaşıp kayboldu. Katedral civarındaki herkes uykuya dalmıştı. Marimbalar bile durmuş gibiydi; ama esinti ara sıra hareketleniyordu ve şehrin uzak yerlerinden kâh yükselen kâh azalan uzun ve titrek marimba seslerini beraberinde getiriyordu.
Saat çok geç olmuştu. Birbirine sürtünen limon yapraklarının ve pazarın ortasındaki çanağa vuran su fışkırtısının çıkardığı sesin dışında çıt çıkmıyordu. Jacinto beklemeye alışıktı. Gece yarılandıktan sonra otelden bir kadın çıktı, bir süre gökyüzüne bakarak durdu ve yolun karşısına geçip parka yöneldi. Jacinto, kadın yaklaşırken, karanlıkta oturduğu banktan onu izledi. Şimşek çaktığında onun genç olanı olmadığını gördü. Hayal kırıklığına uğramıştı. Kadın limon ağaçlarının gölgesine doğru yönelmeden yine yukarı doğru baktı ve bir anda yandaki banka oturdu, bir sigara yaktı. Jacinto birkaç dakika bekledi. Ve sonra “Sinyorita,” dedi.
Sarı saçlı kadın “Ay!” diye çığlık attı. Jacinto’yu farketmemişti. Olduğu yerde sıçrayıp Jacinto’nun bankına doğru meraklı gözlerle bakarak donakaldı. Jacinto oturağın ucuna yaklaştı ve sakince tekrarladı: “Sinyorita.”
Kadın bir yandan bakmaya devam ederek, tereddütle Jacinto’ya doğru yürüdü. Jacinto bunun bir düzen olduğunu biliyordu. Kadın, gökyüzünün aydınlandığı her an onu oldukça belirgin bir biçimde görebiliyordu. Banka yeterince yaklaştığında, Jacinto kadına yanına oturması için işaret yaptı. Tahmin ettiği gibi Jacinto’nun dilini konuşuyordu.
“Ne var?” diye sordu kadın. Ne de olsa istasyonda yabancı dilde geçen o konuşma sadece bir gösterişti.
“Oturun sinyorita.”
“Neden?”
“Çünkü ben öyle söylüyorum.”
Kadın güldü ve sigarasını attı.
“Bu bir sebep değil,” dedi kadın, bankın diğer tarafına otururken. “Böyle geç bir saatte burada ne işin var?” Tıpkı bir rahip gibi dikkatli ve düzgün bir şekilde konuşuyordu. Jacinto buna cevap olarak, “Ya sen, sen ne için buradasın?” dedi.
“Hiçbir şey.”
“Evet, evet. Bir şey için buradasın,” dedi Jacinto ciddi bir ses tonuyla.
“Uyumuyordum. Çok sıcak.”
“Hayır, sıcak değil,” dedi Jacinto. Kendine güveni giderek artmıştı ve son sigarasını çıkartıp içmeye başladı. “Bu şehre ne yapmaya geldin?” diye sordu bir süre sonra.
“Güney sınırına giderken yolum düştü.” dedi kadın; karı ve koca olan iki arkadaşıyla nasıl seyahat ettiğinden ve onlar yattıktan sonra nasıl sıklıkla yürüyüşe çıktığından bahsetti.
Jacinto dumanı içine çekerek ve dışarı vererek kadını dinledi. Birden zıpladı. Kadının koluna dokunarak, “Pazara gel,” dedi.
Kadın “Neden?” diye sorarak ayağa kalktı ve onunla birlikte park boyunca yürüdü. Caddeye geldiklerinde, Jacinto kadının bileğini sıkarak tuttu ve dişlerinin arasından: “Gökyüzüne bak,” dedi.
Kadın merakla, biraz da korkarak yukarı baktı. Jacinto düşük ve yoğun bir sesle devam etti: “Tanrı şahidim olsun, otele gireceğim ve buraya seninle birlikte gelen o adamı öldüreceğim,” dedi.
Kadının gözleri irileşti. Kolunu kurtarmaya çalıştı; ama Jacinto bırakmadı ve yüzünü kadının yüzüne bastırdı. “Cebimde bir tabanca var ve ben o adamı öldüreceğim.”
“Ama neden?” diye hafifçe fısıldadı kadın boş caddenin bir aşağısına bir yukarısına bakarak.
“Karısını istiyorum.”
“Mümkün değil. Bağırır, çağırır,” dedi kadın.
Jacinto gözlerini devirerek ve sırıtarak “Otelin sahibini tanıyorum,” dedi. Kadın ona inanmış gibi görünüyordu. Jacinto, çok büyük bir şeyin olacağını o anda hissetti.
“Ve sen,” dedi, kolunu kabaca bükerek, “sen de bağırmayacaksın.”
Yine gökyüzünü gösterdi.
“Tanrı şahidim. Arkadaşının hayatını kurtarabilirsin. Benimle gel.”
Kadın ölesiye titriyordu; ama caddede tökezleye tökezleye giderlerken, Jacinto’nun bir anlık boşluğunda kurtulup koşmaya başladı. Jacinto bir sıçramayla kadına yetişti ve bir kere daha tehditler savururken, kadını durdurup yine gökyüzüne baktırdı. Kadın çakan şimşeğin parlaklığında Jacinto’nun iri, kırmızı damarlı gözlerini ve son derece boş olan suratını gördü. Kadın otomatik olarak Jacinto’nun onu sokaklarda kendisiyle birlikte sürüklemesine izin vermişti. Jacinto onu bir daha hiç serbest bırakmadı.
“Arkadaşının hayatını kurtarıyorsun,” dedi Jacinto. “Tanrı seni mükâfatlandıracak.”
Kadın yürürken hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. İstasyona doğru dura kalka ilerlerken yanlarından bir kişi bile geçmedi. Oraya neredeyse varmışken şehrin sınırından geçen dolambaçlı bir yola saptılar ve nihayetinde mezarlığa geldiler.
“Burası kutsal bir yer,” dedi Jacinto hızlıca haç çıkararak. “İşte burada arkadaşının hayatını kurtaracaksın.”
Gömleğini çıkardı, taşlık zemine serdi ve kadını yere itti. Gökyüzündeki ısrarcı ve sessiz şimşekten başka hiçbir şey yoktu. Kadın gözlerini sımsıkı kapattı; ama her şimşekte tüyleri ürperiyordu, göz kapakları kapalıyken bile. Rüzgar daha sert esmeye başlamış ve toz kadının burun deliklerini doldurmuştu.
Jacinto kadını parka kadar götürdü ve orada serbest bıraktı. Ardından, “İyi geceler sinyorita,” dedi ve hızlı adımlarla uzaklaştı. Mutluydu; çünkü kadın hiç para istememişti.
Bir sonraki sene şehre indiğinde, istasyonda dört öğle sonrası boyunca trenin gelişini görmek için bekledi. Sonuncuda mezarlığa gitti ve tepesinde betondan bir kadın olan küçük kare binanın yakınına gitti. Toz yerleri süpürüp geçiyordu. Kocaman bulutlar gökyüzünde asılıyordu; akbabalar da orada, kafasının üstündeydi. Jacinto, içtikçe sarı saçlı kadını anımsadı. Bir süre sonra ağlamaya başladı ve devrilip yere düştü, hıçkırdıkça çakıl taşlarını sımsıkı avuçluyordu. Her gün oğlunun mezarına gelen şehirli, yaşlı bir kadın yanından geçti. Jacinto’yu görünce kafasını salladı ve kendi kendine mırıldandı: “Annesini kaybetmiş olmalı.”
Southampton
1946
Paul Bowles
İngilizcesinden Çeviren: Elçin Karadoğan
(HARİÇTEN GAZEL Edebiyat Dergisi, 3. sayıda yayımlanmıştır.)

0 yorum yapılmış.:
Yorum Gönder